Tarih 29 Nis 2012 Kategori: Sosyal Paylaşım

Günün Twiti

“Bir insanı ancak öldüğü zaman toprak çözer” [HBÜ]

https://twitter.com/#!/bulent_ustun/status/196700990890713088

Anlamak biraz güç oluyor diyen arkadaşlar oldu: KİMSEYİ ÇÖZDÜM SANMA. İNSANOĞLUNU ASLA ÇÖZEMEZSİN anlamında söylemiştim.

Tarih 25 Nis 2012 Kategori: Sosyal Paylaşım

Günün Twiti

Söğüt’te atından inip, otağ kuran Osman Gazi’ysen amenna. Hareme yabancı gelinler girdikten sonra Osmanlının soyunda bile SAFKANLIK kalmadı! ( https://twitter.com/#!/bulent_ustun/status/194905565607112706 )

Tarih 24 Nis 2012 Kategori: Gündem

ANADOLU MİLLİYETÇİLİĞİ

“İnsan kısım kısım, yer damar damar” demiş ya Sivaslı Hüseyin; gerçekten de her insan diğerlerinden farklı. İkizleri bile birbirinden ayıran detaylar var. Hiçbir fiziksel farkları yok gibi gözükse bile, kişilikleri farklıdır. Toplumları ırklarına göre, dini inanışlarına göre, ekonomik sınıflarına göre böl bölebildiğin kadar. Birbirinden farklı insanları, ortak duygu ve amaçlar için bir araya getirmek, belki de bu yüzden zor. Bölmek birleştirmekten daha kolay olduğu için de genelde kimse birleştirmekle uğraşmaz. Birkaç gönüllü halk kahramanı dışında…

Peki şimdi bir de insanları Atatürk Milliyetçisi, Türk Milliyetçisi, Ilımlı Milliyetçilik, Alperen Milliyetçiliği, Kafatası Milliyetçisi yetmiyormuş gibi Anadolu Milliyetçiliği diye bir parçaya daha bölmek de nereden çıktı? Öyle bir derdim yok. Anadolu Milliyetçiliği bölücü değil birleştirici bir kavram.

Bu sıkıcı girişten sonra kısa bir soyağacı hikâyesi anlatmak istiyorum. 1400’lü yılların başında Orta Asya’dan, tabiri caizse at sırtında, gelen bir aile, İran’ın Horasan bölgesine yerleşmiş. Belki bir iki kuşak orada yaşamışlar. İran’ın farklı bölgelerine de dağılmışlar. İçlerinden Araplarla da evlenenler olmuş. Bu ailelerden biri de İran’dan ayrılıp, şimdiki Erzincan Refahiye’ye yerleşmişler. Orta Asya’dan – muhtemelen –  Şaman inanışıyla İran’a gelip, Şii Araplarla kız alıp veren bu aile, Anadolu’ya gelince Bektaşi Alevilerle tanışıp kaynaşmış ve bu inanışı benimsemiş. Birkaç kuşak da Erzincan’da yaşamış.

Yavuz Sultan Selim, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıkmıştı. Bu  sefer ve devamındaki savaş ortamında Erzincan halkı savaşın ortasında kalmış.  Babadan oğula anlatılanlara göre: Bir yanımızda Sultan Selim’in ordusu, bir yanımızda Şah İsmail’in ordusu arada kaldık. Babam dedi ki “Oğul, burada kalsak da neyimiz var neyimiz yok zaten alacaklar. Hayvanlarımızı, mallarımızı, Osmanlı ordusuna verelim, buralardan gidelim.”

Sülalenin bir kolu batıya göç ederken, bir kolu şimdiki Kayseri Sarız’a, birkaç aile de Kahramanmaraş, Afşin’in Ağcaşar köyüne göç etmişler. Afşin’e gelenin adına Firik İbrahim derlermiş; çobanmış. Şafi Kürt bir kadınla evlenmiş. Oğlu Mehmet Ali ile birlikte Kayseri’ye, Adana’ya hayvan getirip götürürmüş. Kıt kanaat geçinen bir aileymiş. Mehmet Ali’de vakti gelince evlenmiş. 5 oğlu 1 de kızı olmuş. Ceyhan’ın Azizli Köyüne yerleşmişler. Ne tarla, ne takım. Azizli’ye geldiklerinde, burada önceden yerleşmiş olan 3 aile varmış. Ellerindeki bütün malları verip, başlarını sokacak bir yer, karınlarını doyurmaya yetecek kadar bir bahçe sahibi olmuşlar. Kalan borçlarını da yıllarca ırgatlık ederek ödemişler. Mehmet Ali’nin 1 kızı, 5 de oğlu varmış. Bunların çocuklarından da Sünnilerle evlenenler olmuş…

Mehmet Ali genç yaşta eşini kaybedince, bir daha evlenmemiş ve sakalına bıçak vurmamış. Aksakallı dede diye bilinirmiş Ceyhan’da. Ömrünün geri kalanında Türlübaş Mahallesinde bakkal dükkânı işletmiş. Doğudan ve Güneydoğudan Çukurova’ya pamuk ve buğday tarlalarında çalışmaya gelen işçilerin babası. Yerler içerler, veresiye yazdırırlarmış. Ödeyen öder, ödeyemeyen de çeker gidermiş.
Çocukları “Baba bunlar 3 gün sonra gidecek, niye veresiye yazıyorsun. Yarın bir gün bu adamları nereden bulacaksın da paranı alacaksın?” diye sorduklarında, “Ödeyebilecek durumu olanlar zaten getirip veriyor borcunu, ödeyemeyenlere de helal-i hoş olsun. Aç değiliz açıkta değiliz. Çok şükür karnımız doyuyor. Allah yerine daha fazlasını verir. Siz merak etmeyin” dermiş…

Şimdi bu hikâyeye bir ara verelim. Türk Şaman kültürüyle gelip, İran’da Şii Arapların kültürüyle yoğrulup, Türk Alevi Bektaşiliği’ni benimseyip, Şafi Kürtlerle de kız alıp veren bu aile çok karışık değil mi? Boşa koysan dolmaz, doluya koysan almaz. Nasıl sınıflandıracağız biz bunları. Sınıflandıramazsınız. Bu ailenin tanıdığım tüm fertleri, Atatürk ilkelerine ve Türkiye Cumhuriyetine bağlı. “Sınıflandıramıyorsak bölemeyiz: O zaman bunları yok hükmünde sayalım?” Öyle mi? “En kötüsüdür, en tehlikelisidir” diyelim. Diyemezsiniz. Çünkü Anadolu topraklarında yaşayan insanların birçoğunun kökenini araştırırsanız burada özetlediğimden daha fazla karışımlara ulaşırsınız. %5 belki çıkmaz safkan ırk. Zaten safkan ırklar Arap Atlarıyla, İngiliz Atlarında, bir de Nazi Almanya’sında önemliydi.

Tarihinde ve soyunda bir tek vatan haini ve nankör bulunmayan, birçoğu cephelerde vatanı için çarpışırken ölmüş, günümüzde de Güneydoğu Anadolu bölgesinde gönüllü olarak görev yapan fertleri olan bir sülale. Ben bunları çok ama çok yakından tanıyorum. Etnik kökenleri nedeniyle kışkırtılamayan, kendilerini kullandırtmayan,  yaşayıp var olduğu topraklara bağlı, Anadolu Milliyetçileri diyorum böyle insanlara.

Gelelim dün geceye. Saat gecenin bir yarısı, çok sevdiğim bir arkadaşım “Ne Mutlu Türküm” diyemeyenlere inat … #ataturkcocuklariyiz” yazmış (https://twitter.com/#!/eskn__/status/194522098599870464)

Gayet güzel. Her zaman savunurum. Defalarca da anlatmaya çalıştım: “Ne Mutlu Türküm Diyene” Atatürk’ün ulusal birlik ve beraberliği sağlamak için söylediği bir sözdür. Atatürk isteseydi “Ne Mutlu Türklere” de diyebilirdi. Ama “Ne Mutlu Türküm Diyene” dedi. Çünkü o da çok iyi biliyordu ki, ulusal Kurtuluş Savaşımızı “Safkan Türkler”le değil, her cephede savaşan, Türk’ü, Kürt’ü, Arap’ı, Çerkez’i, Laz’ı ve daha sayamadığım farklı ırklardan insanlar ve baştaki hikâyede bahsettiğim gibi “karma karışık soyu olan” halklarla birlik olup kazanmıştık.  Yani Atatürk bu sözü “Kendisini Türk hisseden herkes Türk’tür ve bundan mutluluk duymalıdır” anlamında söyledi . Bu topraklara, bu ulusa ait hissetmekten bahsetti. Ulusumuzun ortak çıkarları için “Türk Ulusu” çatısı altında toplanmayı istedi.

Neyse bu arkadaşımın twitine cevap veren başka bir arkadaşım da “Türk değilse ne üdiği belirsizdir ! biz Türk’üz #ataturkcocuklariyiz” yazdı. Hani kaş yapayım derken göz çıkarmak var ya, aynen öyle. (https://twitter.com/#!/PinarOmer/status/194522644396249088 )

Ben de durumu biraz toparlamak için “Arkadaşlar öyle demeyin Türk, Arap, Kürt karışımı olup da senden benden vatansever dostlarım var.”  Dedim.  (https://twitter.com/#!/bulent_ustun/status/194523182756143104 )

Burada sohbete dalma ihtiyacı hisseden “isim misim yok” adlı ‏ @askarogullari kullanıcı adlı kişi bence densizliğin ve gafın en büyüğüne imza attı: “Bu vatanı Türk oğlu Türk satmaz ama diğerleri satar. İstediği kadar vatan perver görünsün #NeMutluTürkümDiyene

Bu adamın Twitter profilini sonradan incelediğimde, üniformalı fotoğraflarını görüp, TSK mensubu olduğunu anlayınca üzüntüm ve sinirim iki katına çıktı. “Ne Mutlu Türküm Diyene” gibi birleştirici bir sözün anlamını kavrayamamış, kafatası milliyetçiliğine bağlamıştı.

Söylediğinin özü şuydu: “Safkan Türk olmayan herkes potansiyel vatan hainidir”. Bu konuşmanın devamında, kafası çalışıyor diye bildiğim, dostum – arkadaşım dediğim insanlar bana karşı bu kişiyi savununca üzüntü ve öfkeme, hayal kırıklığı da eklendi. Kendime sormadan edemedim: Bu insanlarla mı yürüyorsun sen? Bunlarla mı koruyacaksın ülke çıkarlarını?

Toparlamak gerekirse Anadolu’da kafatası milliyetçiliği yaparak birlik sağlanamaz. Kimsenin kimseyi etnik kökenleriyle sorgulamaya, yargılamaya hakkı yoktur. Bunu yapanlar da, bilerek bilmeyerek, şer odaklarının maşası olmaktadır. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” klişesinin ardına sığınarak, geriye kalan herkesi ötekileştirmek ve hedef göstermek çok tehlikelidir.

Ülkemizin çıkarlarını samimiyetle savunan, kendisini bu vatana ve ulusa ait hisseden herkes değerlidir. Teker teker her birine ihtiyacımız var. Ortak bir amaç uğruna birlikte yürüyeceğimiz insanları doğru seçmeliyiz. Her zaman söylediğim bir sözle tamamlamak istiyorum: “Yanlış yoldaş doğru yoldan şaşırtır”

Hakan Bülent Üstün

  24 Nisan 2012

Tarih 22 Nis 2012 Kategori: Tarih

MALTA SÜRGÜNÜ

…Sözkonusu kişiler İttihat ve Terakki Komitesinin pek ünlü üyeleridir. Öyle ki, gerek tamamen Müttefiklerden yana olan bugünkü hükümeti ve taraftarlarını yüreklendirmek bakımından gerek buradaki (İstanbul’daki) ve gerek taşradaki İttihat ve Terakki Komitesi taraftarlarının cesaretini kırmak bakımından bu kimselerin kaçıp kurtulmalarına karşı sıkı tedbir alınması son derece önem taşıyordu.

Bu sanıkların, hapisten kurtulur kurtulmaz hemen bütün İttihatçı taraftarların çekirdeği olacakları apaçıktı. Bunun sonuncunda başkentte bile son derece ciddi karışıklıklar çıkacağından korkuluyordu.

Ve bu karışıklıklar, yalnız bugünkü hükümetin değil, fakat aynı zamanda

Müttefiklerin de maddi, manevi çıkarlarının son derece zararına olacaktı.

Tehlike açık olduğu kadar da acildi.

Mahpuslar 28 Mayıs (1919) günü gemiye yüklendi ve gemi aynı gece yola çıktı.

Amiral Arthur Calthorpe, İngiliz Yüksek Komiseri, 30 Mayıs 1919

 

İngilizler, Mondros Silah Bırakışması’nın (30 Ekim 1918) hemen ardından, 13 Kasım 1918’de, İstanbul’a donanma gönderdiler. İngilizler Anadolu’nun paylaşılmasında aslan payını istemektedirler. Bu arada kuracakları Ermeni devletine de öncülük yapmak isterler.

Amiral Calthorpe, 2 Ocak 1919 günü Londra’ya çektiği telgrafta, sözde sömürge valisi yetkilerinin verilmesini ister:

“Bugünkü kabine (Tevfik Paşa Hükümeti), bize her türlü iyi niyeti gösteriyorsa da onun emirlerine uyulmuyor. Kafkasya’da, Kilikya’da mütarekeye uyulmadığını, Ermenilere karşı davranışların ise her zamanki gibi aşırı saldırgan olduğunu görüyoruz. Bu nedenle durum yeni biçimde bir eylem gerektiriyor. Kendileri aleyhinde delil bulunduğu sanılan kimselerin hemen yakalanıp Müttefik askeri makamlarına teslimini isteme yetkisinin bana verilmesi, en etkin çare olacaktır kanısındayım.”

EMPERYALİST GÜÇLERİN ASIL AMACI, İŞGALE KARŞI DİRENMELERİ OLASI GÖRÜLEN ÜST DÜZEY OSMANLI KOMUTANLARINI VE GÖREVLİLERİNİ, EDİLGENLİĞE, EYLEMSİZLİĞE SÜRÜKLEMEK İÇİN TUTSAK ALMAKTI. Bu gözdağı ile Anadolu’da oluşabilecek Ulusal direnişin ve kurtuluşun önüne geçeceklerini umuyorlardı. Padişah ve Hükümeti de işgalci güçlerle işbirliği içerisindeydi.

PADİŞAH VAHDETTİN, GENİŞ ÇAPLI BİR TUTUKLAMA AVINA GİRİŞMEDEN ÖNCE İNGİLİZLERİN DESTEĞİNİ SAĞLAMAK İSTER. Nitekim 10 Ocak 1919 günü, güvenilir bir adamıyla İngiliz Yüksek Komiserine bir ileti (mesaj) gönderir. Yüksek Komiser, Padişah’ın kendi halkına ihanet eden, işgalci güçlerle işbirliğini kanıtlayan bu iletisini Londra’ya aktarır:

“… Padişah, uzun zamandan beri, aslında 1908’den beri, İttihat ve Terakki Komitesi’nin hafiyeleriyle sarılmış olduğunu, onlardan çok çektiğini söyledi. Kendisi her zaman İngiliz taraftarı olmuştur… Şimdi de bütün ümidini İngiltere’ye bağlamaktadır.

İngiltere Hükümetinin İngiliz savaş tutsaklarına karşı barbarca davrananlar ile kırımdan sorumlu olanların cezalandırılmasını istediğini bilmektedir. Ve İngiltere’nin isteyeceği her kişiyi, yine İngiltere’nin arzusuna göre yakalatıp cezalandırmaya hazırdır. Ancak geniş ölçüde bir eyleme geçince ihtilal olacağından, kendisinin belki de devrilip öldürülebileceğinden korkmaktadır. Sert biçimde eyleme geçince Müttefiklerin desteğine güvenip güvenemeyeceğini, Müttefiklerin bunu Türkiye’nin bir iç işi olduğunu söyleyip kenarda durup durmayacaklarını öğrenmek istemektedir.” (F. O. 371/4172/13592, aktaran B. Şimşir)

İngiliz Karadeniz Orduları Başkomutanı General George F. Milne, 12 Ocak 1919 günü, “TÜRK’E ÇOK SERT BİR DERS VERMEK GEREK”, İngiliz Yüksek Komiser Vekili Amiral Richard Weber de, 3 Nisan 1919 günü, “CEZALANDIRMANIN, HEM TÜRK İMPARATORLUĞUNU PARÇALAYARAK MİLLETİ CEZALANDIRMA, HEM DE BENİM LİSTEMDEKİ GİBİ YÜKSEK GÖREVLİLERİ İBRET İÇİN YARGILAYARAK KİŞİLERİ CEZALANDIRMA BİÇİMİNDE OLMASINI ÖNERİYORUM.” diyordu.

Savaş suçlusu yaratmak için ulusalcı, yurtsever insan avına çıkan İngilizler, kendilerinin oluşturacakları bir Yüksek Mahkemede, Ermenilere karşı sözde suç işlemiş, kırım yapmış asker, sivil Osmanlı yöneticilerini yargılayarak, bir Ermeni kırımının yapıldığını tüm dünyaya duyurmak istiyorlardı. Bu amaçlarına ulaşmak için 1919–1920 Yılları arasında, işbirlikçiler dışında, sorgusuz, sorusuz, herhangi bir suç da göstermeksizin keyfi olarak tutukladıkları Osmanlı üst düzey görevlileri, direnebilecek komutanları, toplumun ileri gelenlerini, önce İstanbul’daki Bekirağa Bölüğü’nde bir süre tuttuktan sonra, Malta Adası’na sürgüne gönderiyorlardı.

İngilizlere göre, Malta Adası, “adaletin pençesi suçluların yakasına erişebilecek kadar yakın ve sanıkların kurtulup kaçamayacakları kadar uzak ve güvenilir bir yerdir.”

Aslında sürgün politikası, İngiliz sömürgecilerin dünyanın her yanında uyguladıkları savaş yöntemlerinden biriydi. Bu çerçevede, İngilizler, 1919 Yılının başlarından itibaren kendilerince suçlu gördükleri, daha doğrusu kendilerine karşı çıkan ve ilerde direnebilecek olanlar hakkında, “kara listeler” hazırlar. Rum ve Ermeni azınlık örgütleri, Ermeni Patrikhanesi, İngiliz Muhipler Derneği bu konuda İngilizlere yardımcı olurlar. Dış ülkelerle ilişkisini ‘Ermeni Haberler Bürosu ‘ aracılığıyla sağlayan Ermeni-Rum Şubesi, casus muhbir örgütü gibi çalışır.

İngilizler, Şubat 1919’da, Malta’ya sürülecekler arasına Türk Kurtuluş Savaşı önderi M. Kemal Paşa’yı da ekleyerek kara listelerine geçirirler. M. Kemal bir yolunu bularak Anadolu’ya geçtikten sonra da, İngilizler ve Damat Ferit 1920 yılı ortalarına dek Kemal Paşa’nın peşini bırakmamışlardır.

Nitekim 6 Haziran 1919’da General Milne, M. Kemal Paşa ile kurmay heyetinin hemen çağrılmasını Harbiye Bakanlığından ister. İngiliz Yüksek Komiseri de 8 Haziran’da Osmanlı Dışişleri Bakanlığı’na aynı yönde bir nota verir. Damat Ferit, bu istekler karşısında aynı gün M, Kemal Paşa’yı İstanbul’a çağırır.

13 Haziran’da M. Kemal Paşa, karargâhıyla birlikte Havza’dan Amasya’ya gelir. 17 Haziran’da Amiral Calthorpe, Paşa’nın geri çağrılması isteğini yineler. M. Kemal’in geri dönmeyeceği anlaşılmıştır. İçişleri Bakanı Ali Kemal 18 Haziran günü, bütün illere Müdafaa-i Hukuk-u Milliye hazırlığını yasaklayan bir genelge gönderir. Calthorpe’un ve Ali Kemal’in bu konudaki yazışmaları bir süre daha devam eder. Sonunda 8/9 Temmuz gecesi M. Kemal Paşa, Saray tarafından telgraf başına çağrılır, İstanbul’a dönmesi bir kez daha istenir. Dönmeyi reddedince de Saray, ‘O halde göreviniz sona ermiştir’ der. Aynı gece M. Kemal, İstanbul’a istifasını bildirir.(B. Şimşir)

İngilizler, 16 Mayıs 1919 günü İstanbul’u eylemli olarak bütünüyle işgal ederek, hiçbir geçerli kanıt olmadan kırımla suçladıkları görevliler üzerinden İnsan avını yeniden başlatırlar. 25 Ocak – 9 Mart 1919 günleri arasında, Ermeni göçü ve savaş sorumluları olarak gösterdikleri 67 Türk yetkiliyi bir süre BEKİRAĞA BÖLÜĞÜ’nde tuttuktan sonra, 29 Mayıs günü Malta’ya sürerler. Aynı gün Malta’ya Kars Şûrası üyesi 11 kişiyi de gönderirler. Osmanlı Hükümeti de tutuklamaları sürdürür. Daha sonra Malta’ya yolladıkları tutsak sayısı –Mart 1919’dan Kasım 1920’ye dek- 144’e ulaşır.

Bir öbek (grup) Türk’ün tutuklanarak Malta’ya sürüldüğünü basından öğrenen Fransız General Franchet d’Esperey, “Tutukluların sürülmesi, hükümetinizin (İngiltere’nin) emriyle yapılmıştır ve bu bakımdan İngiliz hükümetinin kendi amaçlarını gözeten siyasal bir tedbirdir” diyerek İngilizleri eleştirir.

Fransız Hükümeti de, Generali destekleyen, sürgün olayına bir başka yönüyle karşı çıkan görüşlerini bildirir:

“Türkiye’nin işgal edilmemiş bölgelerinde Müttefikler, sanıkları tutuklayamazlar. Sanıkların Türkiye dışına sürülmelerini de Fransa kabul edemez. Bu Türklerden öç almak istendiği izlenimini yaratır, sürülecek kişilere ün kazandırır”

İzmir’in işgalinden sonra, emperyalist güçlerin beklemediği biçimde hızla gelişen ulusal hareket, baskıya, sindirmeye yönelik tutuklamaların da hızını keser. Tutuklamalar ters tepki yaratmış, ulusal güçler daha da hızlı toparlanmaya başlamışlardır. Damat Ferit ulusalcı hareketin bu hızlı örgütlenmesinden korkuya kapılır. Ulusal Güçlerin Sivas Kongresi’ni dağıtıp, M. Kemal’in tutuklanması emrini verir, ancak başarılı olamaz.

Bu arada İngilizler, sömürgeci planlarına yönelik olarak, sürgün olayını ve kırım söylemlerini propaganda amaçlı olarak da kullanmaya sürdürürler. Amerikan ve Avrupa kamuoyuna yönelik olarak yoğun propagandaya girişirler….

 

Bu sürgünleri mahkûm ettirmeye yetecek tatminkâr deliller bulunamayacak ise de, kendilerinin yargılanmadan bu kadar uzun süre tutulmuş olmalarının haklılığı Türk hükümetince resmen kabul edilmedikçe serbest bırakılmalarının ciddiliği de kuşkusuz teslim edilir.

General Harrington

KAYNAK
ERMENİ SORUNU – Entrikacının Komplosu – Fethi Karaduman

www.atatürkdevrimi.com

TWİTTER: fethikaraduman2

Tarih 21 Nis 2012 Kategori: Tarih

İstiklal Mahkemeleri’nde Kaç Kişi İdam Edildi?

Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan “İstiklal Mahkemeleri”nde kaç kişi hakkında idam kararı verildi?

Son yıllarda bazı yazarlar “30 bin kişinin idam edildiğini” yazıp çizerken hangi belgeye ve hangi araştırmaya dayanıyorlar? Hemen yanıtlayalım: Hiçbir araştırmaya dayanmıyorlar. Bu konudaki yazıların hiçbir kanıt ve belgesi yok.

“İstiklal Mahkemeleri” konusunda bugüne dek yayımlanan en kapsamlı ve doyurucu araştırma İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ergün Aybars tarafından yapılmıştır. Aybars’ın Ankara DTCF’de doktora tezi olarak hazırladığı “İstiklal Mahkemeleri” adlı kitabında bu konuda TBMM arşivlerine dayalı sayılar verilmektedir.

Prof. Dr. Ergün Aybars

Aybars’ın belgelere dayanarak verdiği listeye göre 1920 – 1922 yılları arasında 59 bin 164 sanık birinci dönem İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmış, bu 59 bin 164 sanıktan 11 bin 744 sanık aklanmış, 41 bin 768 sanık çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştır. 1920 yılı Ocak ayından 1922 yılı Temmuz ayına kadar geçen sürede, çeşitli İstiklal Mehkemeleri’nce verilen idam kararları 1054′tür.

Çeşitli İstiklal Mahkemeleri’nce verilen ve uygulanmayan idam cezası sayısı da 2.827′dir. Bu cezalar genellikle asker kaçakları için verilen ve uygulanmayan kararlardır. İstiklal Mahkemeleri tarafından görülen davalar arasında “casusluk, asker kaçakçılığı, vatana ihanet, komünistlik, düşmanla işbirliği, ayaklanma” gibi suçlar da bulunmaktadır.

Ankara İstikla Mahkemesi tarafından haklarında ölüm cezası verilenlerin 28′i Rum ve Ermeni asıllıdır. Konya İstiklal Mahkemesi, dört eşkıya, beş asker kaçağı, iki casus olmak üzere 12 kişinin idamına karar verdi.

Konya İstiklal Mahkemesi, ayaklanmaya karıştıkları gerekçesi ile 33 kişi hakkında idam kararı verdi. Samsun İstiklal Mahkemesi Rum-Pontus ayaklanması nedeniyle 485 kişiyi ölüm cezası ile cezalandırdı. Yozgat İstiklal Mahkemesi 56 kişi hakkında ölüm cezası verdi. Birinci dönem İstiklal Mahkemeleri – Ankara İstiklal Mahkemesi dışındakiler – 1921 yılı Şubat ayında kaldırıldı. İkinci dönem İstiklal Mahkemeleri, asker kaçaklarının çoğalması ve kaçak sayısının 39 bin 809′a ulaşması üzerine yeniden kurulup 1921 yılı Ağustos ayında göreve başladılar.

1925 yılındaki “Şeyh Sait Ayaklanması” sanıklarını yargılayan “Şark İstiklal Mahkemesi” 48 kişi hakkında idam cezası verdi. Bu cezalardan 47′si infaz edildi. Şeyh Sait Ayaklanması’ndan sonra süren ayaklanmalar nedeniyle, aynı mahkeme, 207 kişi hakkında daha idam kararı verdi. Bu kararlar infaz edildi. Mahkeme 213 işi hakkında da “gıyabi idam” kararı verdi, 2 bin 779 kişi de aklandı.

Atatürk’e karşı düzenlenmek istenen “İzmir suikastı” nedeniyle Ankara İstiklal Mahkemesi, İzmir’de 13, Ankara’da da “İttihatçılar Davası” sonunda 4 kişiyi ölüm cezasına çarptırdı. Ankara İstiklal Mahkemesi, soygunculuk, cinayet, ayaklanmaya katılma gibi suç gerekçeleri ile 76 idam kararı verdi.

İstiklal Mahkemeleri “mahkeme” sayılmazlar. Bunlar, savaş ve ihtilal dönemlerinde rastlanan anti-demokratik “infaz kurulları”dır.

Örneğin Fransa’da 1793 – 1794 arası “Tribunal Revolutionaire” adı verilen İstiklal Mahkemesi, yalnız Paris’te 2774 kişiyi idam cezasına çarptırdı; aynı yıl içinde Fransa’da 17 bin kişi hakkında ölüm cezası verildi, sokak ortasında öldürülenlerle birlikte bu sayı 400 bine ulaştı.

Aynı acımasız çark 2. Dünya Savaşı’nda da döndü. Alman işbirlikçisi “Vichy Hükümeti” Devlet Başkanı Mareşal Philippe Petain ve Başbakan Pierre Laval, General De Gaulle’ün kurduğu “yüce divan” tarafından ölüm cezasına çarptırıldılar. Petain’in cezası, yaşam boyu hapis cezasına dönüştürüldü, Laval idam edildi. Binlerce kişi “işbirlikçilik” suçuyla yargılandı, binlerce kişi sokak ortalarında infaz mangaları tarafından öldürüldü.

Bunlar, demokrasinin ve hukukun anayurdu Fransa’da, hem de 1940′lı yıllarda yaşanan acı olaylardır. Atatürk dönemini bir de Fransa’da yaşanan bu olaylarla karşılaştırmak gerekir.

Kurtuluş Savaşı sırasında işbirlikçilik yapanların bir kısmı 1924 yılında çıkarılan bir yasa ile bağışlanmış, bir kısmı da “150′likler” listesine alınarak sınır dışı edilmişlerdir. Sınır dışı edilen “150′likler”i bağışlamak için de 1938 yılında 3527 sayılı yasa çıkarılmıştır.

“İstiklal Mahkemeleri 30 bin kişiyi ipe çekti” gibi dayanaksız suçlamalar ve yalanlarla da bu dönem ile ilgili yorum yapılamaz. Atatürk dönemini öteki ülkelerde yaşanan olaylarla karşılaştırmak gerekir. Hem bunu yapmak gerekir hem de çok partili düzende neler yapıldığını anımsamak gerekir.

Yalnızca 12 Eylül döneminde 47 kişi terör olaylarına karıştıkları nedeniyle idam edildi. 1961 yılında başbakan, iki bakan; 1963 yılında bir kurmay albay, bir binbaşı; 1972 yılında üç genç ipe çekildiler. Son bir yıl içinde 30′u aşkın insan, güvenlik güçlerince öldürüldü. 12 Eylül öncesinde 5300 kişi terör olaylarında yaşamını yitirdiler. 1984 yılından bu yana Güneydoğu’da öldürülenlerin sayısı ise – güvenlik görevlisi, sivil halk, PKK’lısı – 7000′i aştı.

“Atatürk düşmanları”, olayları vicdanlarında bir de bu açılardan değerlendirmelidirler. Tabi eğer vicdan denen duygu kalmışsa!

(Uğur Mumcu)

Tarih 18 Nis 2012 Kategori: Şiirler

Safranbolu’da zaman

Bir eski çağ filminin setinde gibi
Tarihte dolaşırsın taş sokaklarda
Kahve iç konakta, evinde gibi
Alışveriş edersin, çarşısıdır Arasta

Cinci Hamamı’nda yıkan istersen
Güneş saatiyle, zamana dokun
Hıdırlık Tepe’den seyir ederken
Huzurla mutluluk ruhuna dolsun

Safran çiçekleri gibi narin, nadide
Lokumuyla baklavası var bir de
Kanyona yukardan bakıp geçsen de
Bulak mağarasını görmeden gitme

Yüz yıldır korunan Safranbolu evleri
Osmanlı’dan beri el değmemiş adeta
Zaman ayırıp dolaş, çevre köyleri
İncekaya Su Kemeri görülmeli mutlaka

Safranbolu bezinden bir örtün olsun
Dilinde keyifli bir türkün olsun
Dünyayı dolaştım demekse eğer
Safranbolu’yu da, gez bir gün olsun

H. Bülent ÜSTÜN

Tarih 19 Şub 2012 Kategori: Tarih

Atatürk döneminde torpil nasıl yapılıyordu

 

Atatürk Döneminde MEB’de Torpil Nasıl Yapılıyordu ?

 

Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus’tadır. Bakan ise Niğdeli Abidin ÖZMEN’dir.

Bakan, makamında çalışmaktadır. Kapı çalınır. Bakanın gür sesi: “Giriniz!” Atatürk’ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makama girerler. Konuklara yer gösterir ve zarfı açar. Atatürk’ten gelen bir mektuptur bu: “Bay Abidin ÖZMEN, Milli Eğitim Bakanı…”

Abidin ÖZMEN zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur: “Yaver Bey’le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz, bir liseye (parasız yatılı olarak) kaydını yaptırın…”

Bu, Atatürk’ün bir emridir. Kesinlikle yerine getirilecektir. Bakan ÖZMEN, Orta Öğretim Genel Müdürünü çağırtır ve şu direktifi verir: “Yaver Bey’in yanındaki bu iki çocuğun evrakını alınız ve bu çocukların Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının veli ve ödeyen hanesine Atatürk’ün ismini yazdırarak bana getiriniz.” der.

Bakanın emri yerine getirilmiştir. Abidin ÖZMEN de kısa bir mektup yazarak Yaver Bey’le Atatürk’e yollar.

Mektubun içeriği şöyle: “Muhterem Atatürk, Yaver Bey’le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için; bu çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğun da emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllıkokul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum…”

Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet İnönü’ye telefon ederek: “Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı.” diyerek olayı anlatmış. İnönü, Bakan adına özür dilemiş.

Atatürk: “Yok! demiş özür dileme. Çok memnun oldum.  Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve doğruyu gösterebilse.  ” Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan bu anının unutulup gitmesine gönlü razı olmayan bakanın yeğeni yüksek mimar H. Rahmi ÖZMEN, 15.08.1985 günü bu mektubu gazeteci yazar  Vahap Okay’a iletir. O da 15.09.1985′te gazetesinde yayımlar. İşte devlet böyle kurulur, devlet böyle adamlarla yönetilir.

 

Tarih 14 Oca 2012 Kategori: Güzel Sözler

Benden inciler

  • Hangi fikri savunursanız savunun, yürüdüğünüz yolda, yanınızdakilere dikkat edin. Yanlış yoldaş, doğru yoldan şaşırtır. (HBÜ)
  • Yaptığınız hataların tadını çıkarın:İleride doğan çocukların beynine yaşam klavuzu yüklenecek. Biz yaşayarak öğrenen şanslı nesilleriz. 22.04.2012
  • Bir adam vatanını terk edip, başka bir ülkede çöreklenip, ülkesi hakkında atıp tutuyorsa, KİM OLURSA OLSUN benim nazarımda VATAN HAİNİDİR
  • Kıbrıs adasından beyaz bir güvercin havalandı. (13 Ocak 2012 – HBÜ)
  • “Bakarız, hallederiz, bir ara” diyerek her şeyi erteleyen insanlar, hayatımda tanıdığım en büyük yalancılardır.
  • Kendisini Türk hisseden herkes Türktür.
  • SMS in sınırlarını zorlayarak edebiyatın altını üstüne getirerek gönderdiğiniz mesaja gelen cevap “:)” ise,yanlış kişiye msj çekiyorsunuzdur
  • Gözüm uyku tutmuyorsa, ıslaktır da ondan.
Tarih 29 Kas 2011 Kategori: Bestelerim

Ozan Rıza’yı Özledim

Üzerinde çalışmakta olduğum son bestemden kısa bir ses klibi:

http://www.bulentustun.com.tr/download/ozan_rizayi_ozledim.mp4

Tarih 27 Kas 2011 Kategori: Gündem

Kimin Umrunda

1-Suriye ile gereksiz bir savaşa sürüklenmek üzereyiz.

2-Van’da binlerce insan soğukta yaşam mücadelesi veriyor.

3-İşsizlik ve yoksulluk almış yürümüş.

4-İç ve dış borçlarımız ve bütçe açığı rekorlara koşuyor.

5-Ülkenin küllenmiş yaraları eşelenip, halklar ve mezhepler kışkırtılıyor.

6-Terör olayları yaşamın sıradan olayları olmuş, meclise girmiş.

7-İşe , okula gidiyorum diye evinden çıkan kızlar fuhuş batağına düşmüş (Vesika başvurularında rekorlar kırılıyor)

8-İnternet sansürü gelmiş, alkışlayanlar var.

9-Suçu ne olduğu bile belli olmadan, yüzlerce gündür hakim karşısına çıkarılmayı bekleyen, yazarlar, gazeteciler siyasetçiler UNUTULMUŞ

10-Belediyelere baskınlar yapılıyor.

11-Meclis kürsüsünde insanlar susturuluyor ve tartaklanıyor.

12-Türkiye’nin bir çok yerinde yapılan grevler, eylemler, yürüyüşler halktan gizleniyor.

13-Medya ve basın talimatla ve sipariş üzerine haber yapıyor.

14-Ne üdüğü belirsiz tipler TV kanallarını basmış. Halka adam diye tanıtılıp, konuşturuluyor.

15-Saçma sapan yarışma programları ve saçma sapan dizilerle halk dünyadan koparılmış.

Daha onlarca şey sayılabilir yaşanan UÇ OLAYLARA. Halkımız maç geyiği yapıyor, O Ses Türkiye geyiği yapıyor, dizi geyiği yapıyor, uyduruk günleri kutluyor.

Bunca önemli sorunun olduğu şu zaman ve ortamda, “aman be hoca bize ne boş ver” diyenlere ağır bir şeyler yazmamak için kendimi zor tutuyorum.

Biz boşa kürek çekiyoruz. Anladım bunu. Bu halkla da bu gençlikle de bir yere gidilmez.

27.11.2011